Görüş ve Öneriler

Melin ADEMOĞLU / Kültür & Sanat - 08 Aralık 2017

176     0

1 Mart Üsküdar Vapur Faciası


1 Mart Üsküdar Vapur Faciası


Bundan tam 59 sene önce 1 mart 1958’de İzmit Körfezinde Üsküdar vapuru battı. 

Türkiye denizciliğinin en büyük kazası olarak tarihe geçen vapur faciasını, kimilerimiz büyüklerimizden duyduk, kimilerimiz ise daha önce hiç duymadık. 

Filmlere konu olacak, gerçek bir kurtuluş hikayesi… Tam üç buçuk saat denizde hayat mücadelesi veren 15 yaşında genç bir kız, adı Ayla SULUÖZ.

Piri Reis  ve Gölcük orta okullarının ilk mezunlarından olan Ayla SULUÖZ şu anda 76 yaşında ve 2 çocuk sahibi. Tüm samimiyeti ve içtenliğiyle bizi evinde misafir edip, hala dün gibi hatırladığı tarihe geçmiş en önemli deniz kazası olan, Üsküdar Vapur  kazasını tüm  gerçekliği ile siz değerli okuyucularımız için anlattı. Tarih kokan yazımızla sizi baş başa bırakıyorum, iyi okumalar…


-Ben Ayla SULUÖZ, 76 yaşındayım. 

Yaş aldım evet ama ihtiyarlığı asla kabul etmiyorum. Yaşlılığa dur diyemeyiz çünkü her geçen sene yaş almaya devam ediyoruz. Mesela çocukluğumda 40 yaş bana çok gibi geliyordu şimdi ise 80 az… 13 sene önce eşimi kaybettim,  çok da düşünmeye gerek yok ömür gelip geçiyor….”


Bundan tam 59 sene önce hayatım değişti.


Babam denizaltıcıydı. Annem, babam ve üç erkek kardeşimle Gölcükte ikamet ediyorduk. Kardeşlerim arasında en büyük bendim, evin ablasıydım. 

İlk okulu Piri Reiste okudum ve 5. sınıfın ilk mezunlarındanım. Orta okulu ise Gölcük Orta okulunda bitirdim. O dönemde ne masa var, ne sıra var. Herkes kendi iskemleleriyle okula giderdi, çantalarını da bacağının üstüne koyup masa olarak kullanırdı.


Günümüzde kar tatili var. Bizim zamanımızda da rüzgar tatili vardı. Neden diye sorarsanız, okulumuz tahtadandı. Fırtına çıktığı zaman bir o yana bir bu yana sallanırdı.

1 Mart, Üsküdar vapur faciasından önce başımdan çok ilginç bir olay geçti. Sömestr tatilindeyken bir rüya gördüm… Rüyamda sandalla İzmit’e gidiyorum, yanımda çok sevdiğim arkadaşım Günay Eroğuz var. Sandal batıyor. Bir kepçe beni alıp, iskeleye koyuyor. Uyandığımda çok etkilenmiştim nasıl ağladım, nasıl ağladım anlatamam… Hiç unutmam ağlamaktan yastığım bile ıslanmıştı.


Vapur kazasının olduğu dönemde İzmit lisesinde okuyordum, o zamanlar Gölcükte lise yoktu.Sömestr tatili bitti, okullar açıldı. Arkadaşım Günayla bir araya geldiğimde, “Günay rüyamda seni gördüm, kayboluyordun. Seni çok seviyordum ama bu kadar sevdiğimi bilmiyordum” dedim.

Gerçekten de öyle bazen kaybetmeden bir şeylerin değerini anlayamıyoruz!

Üsküdar vapur faciasından yaklaşık 1 ay önce benzer bir olay yaşadık.  O dönem Mehmet kaptan ustalığıyla bizi iskeleye yanaştırmayı başardı.

1 Mart 1958…

Sabah hava günlük güneşlikti. Sıradan bir günün ardından okul çıkışı Günay’la bayrak törenine kaldık. Törenden sonra koşa koşa babamın sipariş ettiği 1 kilo kıymayı almaya gittim. O dönemde Gölcük’te kolay kolay kasap bulamazsınız. Bir de baktım kasabın önünde upuzun bir sıra… Günay biraz rahatsızdı, bana “Ayla sen kıymayı al, ben yavaş yavaş vapura doğru yürüyeyim” dedi.


Sıranın önüne doğru geçip, kasaba girdim. “Kasap amca vapura yetişmem gerekiyor, bana 1 kilo kıyma verir misin?” diye rica ettim. Sıradaki Müşterilerden de izin aldıktan sonra, kıyma poşetini aldığım gibi koşa koşa vapura yetiştim.


1 Mart 1958 
12:20

Sabah günlük güneşlik olan hava bir anda fırtınaya dönüştü. Vapur iskelesinde de uzun bir sıra var. Baktım sıranın önlerinde Betül Kesmekaya adında bir arkadaşım duruyor. Hemen Günayla ile  Betüle bize de bilet almasını söyledik. 

Tam vapura binerken, bir olay dikkatimi çekti. Adam telaşlı bir şekilde, köpeğiyle vapura binmeye çalışıyordu. Köpek aniden adamın elinden kurtulup iskeleye kaçtı, adam da köpeğin peşinden gitti. Şimdi anlıyorum… Köpek, adamı ölümden kurtardı.


O sırada Günay’la hızlıca vapura bindik fakat Betül vapura binemedi. Üst kata çıktık. Fırtına şiddetini arttırmıştı.


1 Mart 1958 
12:35


Saat yaklaşık 12:35 gibi vapur İzmit iskelesinden, Gölcük’e doğru hareket etti. Bütün arkadaşlarımın keyfi yerinde… Vapurda 300’e yakın öğrenci vardı. Sohbet edip, gülüyorduk. Bir anda  aklıma gördüğüm rüya geldi ve huzursuz olmaya başladım.


Belki de böyle zamanlarda hislerimiz devreye giriyordur. 


Yüzme bilmiyorum…


“Gemiye birşey olursa, ne yaparım!” diye düşünürken, gemiden tahta sesleri gelmeye başladı. Günay korkmuş bir ses tonuyla, “Ayla can yelekleri nerede?” diye bağırdı. Hemen etrafa baktım. Can yelekleri yukarıda, çıtaların içindeydi. Çıtayı kırıp bir tane can yeleği aldım. 


Günay ise korkudan taş kesmişti, hiç birşey yapamıyordu. Bana dönüp “Ayla bana da can yeleği verir misin?” dedi, bende elimdeki can yeleğeni ona verdim. Başka can yeleği ararken, geminin ilerisinde bir tane daha can yeleği olduğunu gördüm. koşarak oraya gittim, can yeleğini alıp hemen boynumdan geçirdim, ipini de göğsüme doladım.


İnsanın hayatında unutulmayan anlar vardır…

Hala aklımdan çıkmayan ve beni üzen Günay’ın son sözleri gibi, “Ayla can yeleğimin ipi koptu!”

O ipin idare edilemeyecek kadar önemli bir detay olduğunu, nereden bilebilirdim. Tek söyleyebildiğim “idare et Günay” oldu. İdare edemedi… 

Ruhun şad olsun arkadaşım.


Bundan 59 sene önce, o dönemde can yelekleri mantardan yapılıyormuş. Üsküdar vapuru ise 40 senelik Alman yapımı, yazlık bir gemi… O da yetmezmiş gibi vapurun üst kısmı sonradan ilave edilmiş.


Yaklaşık 2-3 dakika sonra vapur görevlisi, beni ve arkadaşlarımı güverteye çıkarttı.Bazı kaynaklarda kaptan köşkünün uçtuğundan bahsediliyor. Ben tam orada, herşeyi kendi gözlerimle gördüm… Herşeyi bire bir yaşadım. Kaptan köşkü yerli yerindeydi! Gemide ki insanlar o korku ve panikle rahmetli kaptanımız, Mehmet Aşçı’ya müdehale etmeye çalıştılar. Bana göre vapurun batmasının en büyük nedeni, kaptanın işinin vapurdaki insanlar tarafından engellemesiydi. 


Görevlilerin, vapurun dengesini korumak için alt kamarayı kitlediklerine şahit oldum. İçeride insanlar kitli kaldığı için boğularak aramızdan ayrıldı. Literatürde vapurdaki insan sayısı 397’ydi. Bana kalırsa vapurda 450-500 kişi vardı.


Fırtına dursun diye, avazımın çıktığı kadar “yağmur yağsın!” diye bağırıyordum. 


1 Mart 1958 
13:10

Saat 13:10 gibi fırtına şiddetini iyice arttırdı.Kaptan vapuru Derince’ye doğru çevirdiği anda vapur dev dalgalara kapılıp, ikiye ayrıldı. Belki 6-7 kere denizin dibine gidip geldim, korkudan gözümü bile açamıyordum.

Vapurdaki herkes aynı yöne düşmüştü. O korku ve panikle başka insanları tutarak, suyun yüzeyine kendimi itiyordum. Tam nefes alırken başka birisi beni aşağıya doğru çekiyordu ve yine denizin dibine batıyordum.

Üsküdar Vapur’u paramparça olmuştu. Vapurdan kopan tahta parçaları suyun üstünde yüzüyordu. Hemen yakınımda duran tahta parçasına tutundum. Sonunda denizin üstünde kalmayı başarmıştım fakat bir de baktım boynumda bir adam… 59 sene geçmesine rağmen o adamın gözlerini unutmadım, unutamam! O panikle kendini kaybetmiş, korkmuş gözleriyle bana bakıyordu.

14-15 yaşlarında genç bir kızım, gücüm zayıf ve korkuyorum…“Amca ne olur beni bırak” dedim. 

Adam gücünü kaybetmişti, daha fazla boynuma tutunamadı ve denizin dibine doğru kayboldu.Bir süre sonra dalgaların arasında bir simit gördüm, hala nasıl yaptığımı bilmiyorum fakat o can havliyle simiti alıp, ayaklarımdan belime geçirdim. Sanki bir güç geldi ve bana o simidi giydirdi.


Zaman yavaş ve acımasızca ilerliyordu. Bir kaç kişinin gemiden kopan bir kapıya tutunarak su yüzünde kaldığını gördüm. Zar zor o tarafa doğru gittim. 30-40 yaşlarında bir kaç tane adam birbiriyle helalleşiyordu. 


Deniz hırçın dalgalarıyla bizi bir yukarı çıkartıyor, bir aşağı indiriyordu. İşte o zaman acı gerçekle yüzleştim. Yaşanan herşey gözlerimin önündeydi. Herşey paramparçaydı. Hayatlar, hayaller suyun dibindeydi artık.O anda tek istediğim tanıdık bir yüz görmekti.Tam üç buçuk saat denizde kaldım. Deniz alacağını almıştı ve çarşaf gibi oldu.


Nasıl kurtuldum bilmiyorum… Belki de en büyük avantajım yüzme bilmemem olmuştur. Çünkü kurtulmak için çırpınmadım ve olduğum yerde kurtarılmayı bekledim. 


Deniz buz gibiydi. Zaman ilerledikçe gözlerim kapanmaya, uykum gelmeye başlamıştı. Donarak ölüyordum. Etrafımda hayatta kalan çok az insan vardı, fakat hepsi korkudan aklını kaybetmiş gibiydi. Bende korkuyordum ve elimden hiç bir şey gelmiyordu. 


Zaman geçtikçe hayatta kalan insan sayısı da azalıyordu. teker teker insanlar denizin yüzeyinden, sonsuz derinliğe gidiyordu.


Aslında o gün öğrencilerin Gölcük’e geçme nedenleri Garnizon Sinema’sında o dönemde çok ünlü bir filmin oynamasıydı. İzmitli öğrencilerin çoğu, filmi izlemek için Gölcük’e geçiyordu. 

Tesadüfe bak! 1 mart günü babam askeri kapıda nöbetçi subayı. Erlerden birisi babama “Efendim arkamızdan gelen talebe vapuru battı” diyor.  Talebe vapuru ismi de, vapurun sürekli öğrenci taşımasından geliyor.


Babam hemen bilgi almak için bir çok yere başvuruyor, söylenen ise “ aman Mesul Körfez’de vapur mu batar!” oluyor. İşin özü kimse inanmıyor, inandıklarında ise çok geç oluyor.


“O kadar saat sizi kimse fark etmedi mi?” diye çok soruldu. Fark etmedi!

Kıyıdan vapurlar, havadan uçaklar geçiyordu…  Atalarımız “Denize düşen yılana sarılır.” demiş. Biz de bir umut sesimizi uçaklara, kıyıda duran vapurlara duyurmaya çalıştık. Duyuramadık, fark edilmedik.


Olay fark edildikten sonra , askeri deniz altlarının kalkması için Ankara’dan haber beklemeye başlamışlar. O dönemin Donanma Komutanı şöyle demiş; “Ben emir falan dinlemiyorum! Emre itaatsizlikten isterlerse beni içeri atsınlar. Çocuklar orda ölürken ben burada hiç birşey yapmadan bekleyemem!.”


Benimse denizin içinde son anlarım… Parmaklarımın şiştiğini ve tahta parçasını tutamadığımı hatırlıyorum. Anlayacağınız son demlerimdeyim. Kendimi o dönemin çok meşhur aktristi olan Esther Williams olarak hayal ediyorum.  Yarın gazetelerde çıkacağımı düşünüyorum. Uyumamak için direniyorum fakat gücümü hızla kaybediyorum. Bir ara gözlerim kapanmış, dalmışım.


Gözlerimi açtığım da Derince tarafından bir karartı gördüm. “Denizaltı!” diye bağırmaya başladım.

Denizaltı geldi ve gitti. Betül diye bir arkadaşım o can havliyle yüzerek deniz altına ulaştı ve kurtarıldı. Ben ise umudumu kestim. Son şansımı da kaybettiğimi düşünürken arkamda bir karartı belirdi. Başka bir denizaltı, o da preveze idi. 

Hemen bana doğru ucunda halat olan bir can simiti attılar. Elimi kaldıracak halim kalmamış… Son gücümle halatı bileğime doladım ve deniz altına doğru sürüklendim. O anda ne korku, ne endişe… Zaten ölüme çeyrek kalmış!


Denizaltının bir kısmı suyun içindeydi, bir el bana  doğru uzandı ve elimden tutup beni çekmeye başladı. Adamın yüzünü görmedim fakat sesini hala kulaklarımda. Bir kaç başarısız kurtarma denemesinden sonra umutsuzluğa kapılıp, ölümü kabullenmeye başladım. 


Asker elimi herşeye rağmen bırakmadı ve  beni içeri çekmeye çalıştı. Zorda olsa sonunda içeri girebildim. Meğerse önlüğüm belimdeki simiti kapatmış, simitte denizaltına girmemi engellemiş.


“Bir insan doğduğunu bilmez ama ben o gün doğdum! Benim esas yaş günüm 1 Mart!” 


Kurtulduğum için yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. O zaman çok zayıftım. Çok kolay bir şekilde beni bacaklarımdan tutukları gibi kaldırdılar. Hiç su yutmamıştım. Bu durum onları fazlasıyla şaşırtmaya yetti. Denizaltındaki askerler hemen üzerimdeki ıslak kıyafetleri çıkartıp, beni dinlenmem için yatağa yatırdılar.


Bize Preveze’de çok güzel baktılar. İyi bir bakım sayesinde kurtuldum, yoksa kolay kolay kendime gelemezdim. Bir süre uyudum, kendime geldiğimde ayaklarım yara içindeydi. Meğerse elektrikli ısıtıcıya basmışım ve hissetmemişim bile! Ayaklarım buz kesmiş, hissizleşmiş.


Bir ses duydum, kafamı o tarafa doğru kaldırdım. Baktım 2.komutan “senin adın ne?” diye soruyor. “Efendim, Ayla SAVAŞKAN” dedim.

O sırada arkadan bir asker “efendim, şefin kızı” dedi.

2.komutan, yavrum Üsküdar Vapurunda kimler vardı diye sordu. İşte o anda gözyaşlarıma engel olamadım. Ürkek ve üzgün bir ses tonuyla “herkes öldü” diye cevap verdim. 

2.komutan o halime üzülüğü için olsa gerek, “hayır kurtuldular” dedi. ”Hayır! Gözlerimle gördüm herkes öldü” dedim. 2.komutan bana yaklaştı ve esprili ses tonuyla “kızım” dedi “sen onlara kurtulma şansı bırakmamışsın ki! Can yeleği de senden çıktı, simitte… Herşeyi sen almışsın” dedi. Sadece üzgün gözlerle tebessüm edebildim.


Çok sonra öğreniyorum, Babam benim bulunduğumu duymadan önce yanındakilere, “En azından gideyim de çocuğumun ölüsünü bulayım.” demiş. Tabi babamın yüzü kara-sarı. Deniz kenarına gelerek, “Be hain deniz! senelerdir benden alamadığın intikamını kızımdan mı aldın?” diye bağırmaya başlamış.  O arada kıyıya benim de içinde olduğum denizaltı yanaşmış. Askerlerden birisi “şef kızın aşağıda” demiş. 


Babam koşar adımlarla yanıma geldi. Bana bir sarılışı var hala gözlerimin önünden gitmez.

Tabi o sırada  üstümde birşey yok, saatlerdir ağzıma da birşey girmemiş, karnım çok aç…

Babam hemen giymem için bir asker pantolonu, birde yemem için çikolata getirdi, Sağolsun 2.komutan da kazağını verdi. Kurtarıldıktan sonra o geminin sıcaklığı ile kendime geldim işte o zaman gerçekten yaşadığıma inandım.


O gün ailece mangal yapma planımız vardı. Annem ise eve kıyma getirmemi bekliyordu. Komşularımız karabiber değirmenini kullanmak için bize geliyor o sırada fırtına çıkıyor. Etrafı bir anda simsiyah bulutlar kaplıyor, kavak ağaçları bir o yana bir bu yana sallanıyor. Annem olanlardan habersiz, “Yaradan denizdekilerin yardımcısı olsun” diye iç geçiriyor. Aradan kısa bir zaman geçiyor komşumuz, “ Kıymet abla Ayla geldi mi? Birlikte sinemaya gidecektik” diyor. Daha sonra mahallemizin Zehra Teyzesi koşa koşa geliyor. “Kıymetçiğim Ayla geldi mi” diyor.


Tabi annem şaşkın. “Niye bugün bu kadar kişi Aylayı soruyor anlamadım?” diye kara kara düşünüyor. Zehra Teyze sonunda dayanamayıp “Aylaların gemisi Kavaklı’da karaya oturmuş diyor.”

Bizim de evin önünden uzun bir yokuş vardı, tam o esnada bir asker yürüyor. Annem telaşlı bir şekilde” Evladım, Kavaklı’da karaya oturmuş gemiyi kurtardılar mı?” diye soruyor. Asker ise, “Gemi battı, kimse kurtulamadı” diyor.


Bir annenin yaşayabileceği en kötü an olsa gerek. Annem evden kolay kolay çıkan bir kadın değildi, o panik ile kucağındaki 9 aylık  kardeşimi divana bırakıyor. Bir ayağında terlik diğer ayağında pabuç koşarak evden çıkıyor. Tabi güzel haberi alınca kocaman bir “ohhh! ”çekiyor.


Bu olaydan sonra bir buçuk aya yakın okula gidemedim. Normal şartlarda sınıfta kalmam gerekirken, bu süreyi hesaba katmadılar. Benimle konuşup, okula geri dönmem için önce  sınıf arkadaşlarım daha sonra müdürüm geldi. Senenin ziyan olmaması için çabaladılar, bende yarım dönemi bitirme kararı aldım. 


Bir gün yolda hocam seslendi. “Ayla, neler yapıyorsun?” diye sordu. Bende artık okula gidemediğimi söyledim. Bu sene 9.sınıf açacaklarını, 9.sınıflar 10’ geçince de 10.sınıfı açacaklarını söyledi. 10. sınıflar 11’e geçince liseyi tamamlamış olacaklardı. Beni de tekrar okula gelmem için çağardı, “seni direk 11’inci sınıfa geçiririz, sakın okulu bırakma” dedi. Sadece “umarım hocam” diyebildim. Fakat 1 Mart Üsküdar vapur faciasından sonra liseyi bitiremedim. Yaşanan bu kötü olay benim geleceğime mal oldu. Hayat süprizlerle dolu, aklına gelmeyen başına geliyor. “Yaşanan hiç birşey unutulmuyor, unutulmuyor ama külleniyor.”


Rüyalarımda hala kendimi talebe olarak görüyorum, ölen arkadaşlarımla beraberim. Geriye sadece anılar kalıyor.


Hayallerim vardı!

“Subay olmak istiyordum babam müsade etmedi daha sonra Avukat olmak istedim, olamadım.”

Eşim, “sen hayat mezunusun!” derdi.


Eşi’m idari astsubaydı. Büyük oğlunum ise baterist aynı zamanda Endüstri Mühendisiydi. 17 Ağustos Gölcük depreminden sonra, “anne hadi gel herşeyi arkamızda bırakıp Marmaris’de yaşayalım” dedi. Bir süre Marmaris’ de oğlumun yanında kaldım. Otobüslere bakıp ağlıyorum… Keşke otobüsün içinde olsaydık, Gölcük’e gitseydik diye düşünüyordum. Sonra oğluma söyledim. Meğerse orası İzmit-Gölcük yolu değil Datça yoluymuş! Yanlış yola ağlayıp durmuşum. Kocaeli’nin havasını, suyunu, görünüşünü hiç bir yerde bulamadım. Burası benim evim, ait olduğum yer.


Hayatın bana öğrettiği en önemli şey, Hiçbir olay karşısında soğuk kanlılığınızı bırakmayın. Hayatlar gelip geçiyor, insanlar ölüp, gidiyor. Siz siz olun yaşadığınız her anın kıymetini bilin!


AYLA SULUÖZ



1 Mart Üsküdar Vapur faciasında kaybettiğimiz tüm şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.



Yorumlar

  1. Yapılmış herhangi bir yorum bulunmamaktadır..

BİZ KİMİZ?

Kısaca Kocaeli'yi anlama ve daha kaliteli yaşama rehberi diyebiliriz. Gün içerisinde iş hayatında ve sosyal hayatta neler olup bittiğinden haberdar olmaktan tutun, Kocaeli'nin pek bilinmeyen değerlerini, mekanlarını ve kültürünü insanlara tanıtmaya kadar, hatta hafta sonunu burada nasıl keyifle geçirebilirsiniz gibi şehirle alakalı tüyolar veren bir şehir portalı olmayı amaçlıyoruz..

İLETİŞİM